« Önceki | Sonraki »

30/4/2008

Ney manzûmesi

NEY MANZÛMESİ

İçi boş,benzi sararmış, ona āşıktır māye,
            Derd-i hicrān ile inler eder âh leylâye.
            Arzeder hıçkırarak aşkını hep mevlâye,
            Bak neler söyletiyor Hazret-i Mevlânâye!


Bu cihānın ötesinden geliyor nağmeleri,
            Kanatır sîneyi, kalbi, deler elbet ciğeri.
            Erişir mi buna kudret, buna insan hüneri,
            Bak neler söyletiyor Hazret-i Mevlânâye!

            Bu ne aşkın, bu ne derdin, bu ne mestin sesidir,
            Bu ne tizin, bu ne evcin, bu ne pestin sesidir.
            Bu ezelden geliyor, bezm-i elestin sesidir,
            Bak neler söyletiyor Hazret-i Mevlânâye!

            Arşa çıktıkça bu ses, sanki felekler tutuşur,
            Melekûtun tabakâtında melekler tutuşur.
            Yayılır nefhası āfāka yürekler tutuşur,
            Bak neler söyletiyor Hazret-i Mevlânâye!

            Alalı sırrı ezelden tutuşur bağrı yanar,
            Ayrılıklarda yananlar acaba neyle kanar?
            “Erinî” derken o cānâna hep eczāsı kanar,
            Bak neler söyletiyor Hazret-i Mevlânâye!

            Bu kesik nevhā nedir, āh meâlin mi senin?
            Nefesin mi,ya sesin mi, ya cemâlin mi senin?
            İnleten nāyi firâkın mı, visālin mi senin?
            Bak neler söyletiyor Hazret-i Mevlânâye!

            Onu almaz ne semâlar, ne bu dünyā ve o nūr,
            Neyin esrārına sinmiş bu ne hikmet konuşur.
            Yine hicrān ile inler, bu ne mâtem ,bu ne sûr?
            Bak neler söyletiyor Hazret-i Mevlânâye!

            Alevin gözyaşıdır bu, susuyor şimdi sesi,      
            Ağlıyor aşk ile ālem, budur aşkın hevesi.
            Sanırım can veriyor ney, sönüyor son nefesi,
            Bak neler söyletiyor Hazret-i Mevlânâye!

            Sönüyor takatı bitmiş, dayanılmaz bu deme,
            “Len terānî” ile mecrūh ve doymaz eleme.
            Her ne söylerse o haktır onu artık dileme,
            Bak neler söyletiyor Hazret-i Mevlânâye

 

Yaman Dede

30/4/2008

" Ney " neye denirki?

                                   

 

Yakın Doğu’nun en eski sazlarından olan ney, İslam tarihi boyunca hem saray, hem halk, hem de sufî musikilerinde kullanıldı.

1582’den önce yapılmış İran veya Osmanlı minyatürlerinde ney, çok ince, uzun ve başpâresiz olarak resmedilmiştir. İlk kez Surnâme-i Hümâyun’da, daha geniş çaplı ve başpâreli neyler görülür. 16. yy’a ait Codex Vindobonensis’te bir kadın neyzen gravürü vardır. Burada başpâre çok açık biçimde görülür. Bunlara dayanılarak, saza başpâreyi, 16. yy’ın sonlarında Osmanlıların eklediği söylenebilir.

Evliyâ Çelebi’nin zikrettiği on büyük neyzenden altısı Mevlevîdir. 1720 tarihli Sûrnâme-i Vehbî’deki minyatürlerde, hem Mevlevî neyzenler, hem de profan (hiçbir dinî vasfı olmayan) neyzenler görülür. 19. yy’da Mevlevî olmayan neyzen yok gibiydi.

Hz. Mevlânâ’nın Mesnevîsi’ne neyden bahsederek başlamış olması da neye kutsî bir sıfat kazandırması bakımından önem taşır. Kaynaklar Hz. Mevlânâ’nın meclisinde de ney üflendiğini ve “Hamza Dede” isminde bir neyzeni olduğunu ifâde etmektedir.

Ali Ufkî’nin saz listesinin sonlarına doğru andığı ve “zarif şarkılara eşlik eden sazlardan biri” diye nitelediği ney, 17. yy’ın sonlarında, tanbur ile birlikte, bütün sazların en itibarlısı durumuna geldi

18. yy’ın sonunda Abdülbākî Nāsır Dede, Tedkıyk u Tahkıyk başlıklı eserinde, makamların nasıl icrā edileceğini ney üzerinde tarif etmiştir. Oysa o güne kadarki edvārlarda, perdeler çoğunlukla udun sapı üzerinde gösterilmişti.

19. yy’ın ikinci yarısında büyük ölçüde Mevlevîhānelere münhasır kalan ney, 20. yy’da radyo yayınlarında, klâsik Türk mūsikîsi programlarının vazgeçilmez unsurlarından biri durumuna geldi. 

“..... İnce-uzun boyu, birbirine sarılan boğumları, sararmış rengi, içten gelen feryadları, figanları aksettiren sesi ile, büyük Mevlânâ’nın ilahi vecid ve aşkının lirik bir sembolü olan Ney, şu sûretle onun hitap ettiği geniş zümre içinde, hatta dışında kutsî bir önem kazanmış ve her asırda bu sazı çalmakla, daha doğrusu Ney üflemekle ün kazanmış bir çok değerli sanatkârlar yetişmiştir; meselâ, hepimizin çok iyi tanıdığımız seyahatnâmesinin cildleri arasında sık sık dolaşmaktan zevk aldığımız Evliya Çelebi, muhtelif ülkelerde senelerce süren uzun seyahatlarının her çeşit intibalarını en küçük teferruatına kadar bize saf, tatlı bir uslûb ve edâ ile anlatırken, İstanbul’da tanıdığı,dinlediği neyzenler hakkında şu malûmatı bırakmıştır.                                 

“Sazendagân-ı neyzenan ... bu neyzenlerin serefrazı Beşiktaş Mevlevi hânesi’nin şeyhidir.Mevlevî Derviş Yusuf’un Ney çaldığını işitenlere ol kadar rikkat-i kalb hasıl olur ki,zarûr-i bûka ederler.Berber Ömer Çelebi, Saraç Ahmed Çelebi, Kefeli Derviş Ahmed Derviş Süleyman-ki  Kasımpaşa  Mevlevi hânesi’nin neyzen başıdır,Siyahî Ahmed Bey,Torlak Dede, Yastır Hasan Paşa, Derviş Kasım,Küçük Derviş Ahmed-ki Kulekapısı     Mevlevi hânesi’ndedir,bunlardan başka yüz altmış kadar daha vardır...)”

             “ Yeryüzünün en eski ve en medeni milletlerinden biri olan Mısırlı’lar nezdinde,pek eski zamanlardan beri doğru tutularak üflenen düdüklerle,eğri tutularak çalınan Ney’lerin her ikiside kullanılıyordu.Mısır tarihçileri Ney’in icadını tanrı Osiris’e isnad ederler.Bu tarihçilerin bir kısmı Osiris’in icad ettiği Ney’in ( Lotus ) denen kamıştan,diğer bir kısmı da ayı bacağının kemiğinden yapıldığını ve gayet çok sesli olduğunu yazmaktadırlar.Mısırlı’lar Ney’lerin doğru tutularak üflenenlerine ( Mam yâhut Mm ),eğri tutularak üflenenlerine de ( Sebi ) adını vermişlerdi.Mısırlılar arasında çifte Ney’lerede rastlanmıştır.Bu çeşit Ney’leri kadınlar çalarlarmış.Ayrıca Tevrat’ta adı geçen ( Hagub ) isimli çalgının da yan yana dizilmiş gayri müsavi uzunlukta bir takım kamışlardan yapılmış olduğuna göre asıl adı ( Mûsîkâr ) olan fakat bizim ( Miskar ) dediğimiz âletten başka bir şey olmadığı anlaşılmaktadır.Asurîler, Fenikelililer gibi diğer Şark milletleri arasında da nefesle çalınan mûsikî âletlerine tesadüf edilmiştir.Biz Türkler arasında mızraplı ve vurgulu mûsikî âletlerinden başka nefesle çalınan sazların tarihide pek eskidir. Elimizde mevcut muteber bir lügat kitabı olan ( Burhan Katı ) adlı eserin Ney maddesinde şu izahat vardır:

             “(Ney, saz aksamından maruf düdüktür. Arabî’de mizmar denir; birkaç türü vardır. Battal, Şah Mansur, Girift, Çığırtma ve kaval da aynı ailedendir. (Buk) manasındadır ki, cenkte çalınan borudur. Tunç’tan olmakla Nay-i Ruyin ve Nay-i Ruyine dahi derler. Nefir dedikleri budur; hâlâ vüzera mehterlerinde çalar. Nay-i Türkî Hıta ve Huten Türkleri’ne mensup bir buçuk arşın miktarı bir borudur.Düdük gibi delikleri vardır ve bir kattır;başı deve başı gibi eğridir.Âvâzı dünyayı velveleye verir. Nay-i Türkî, bazıları katında ( Sur Nay )dır ki, Türkî de tahrif ile Zurna dedikleridir.( Sur ) ile ( Nay ) dan mürekkebtir.( Sur ) ferah, düğün, iyş ve işret manasındadır ve bir takım Nay maddesinde zikrolunan borudur ki Hıta ve Huten Türkleri’ne mahsustur.)”

             “ XV. Yüzyıl Türk müverrih ve musikîşinaslarından Ahmed Oğlu Şükrullah,Türkler arasında kullanılan çalgıların isimlerini ve bunların nasıl yapıldıklarını anlatan,Yıldırım Beyazıd’ın oğullarından İsa Çelebi’ye ithaf etmiş olduğu eserinde, mizmar ve Pişe adlı nefesle çalınan iki âlet hakkında şu malûmatı vermiştir:

“(Mizmar diye bir Nay ‘a derler ki, ol Nay’i iki parçadan düzerler.Bir parçası kara kamıştan ve bir parçası ağaçtan ola ve ol ağacı dahi kamış gibi yonalar ve düzeler ve içini deleler ve anın uzunluğu bir karış bir parmak ola ve iki ucunda dahi bile ikişer kavme parmak kadarı koyalar.Geri kalanı yedi bölük edeler.Her iki bölüğünde bir delük dahi deleler.Ama geniş delmeyeler;ardından yana deleler.Ama ol deliğin ikisinin arası beraberinde deleler.Ve kamıştan olan parçanın dahi uzunluğu bir karış ve parmaktan artukça olmak gerkir.Ve eğer Mizmar’ın uzunluğu bir karış ve bir parmaktan artuk olursa, deliklleri dahi genişçe deleler ve Mizmar’ın aslı şu Nay parçasıdır ki,ol ağaçtan düdükleri Nay’ı onun üstüne bağlayalar ve ilâh...)”

            “ Şu verdiğimiz kısa izahtan anlaşıldığı üzere,umumiyetle nefesli sazlar ve hususiyetle Ney ile bu fasileden olan âletlerin Türkler arasında yapılmış olması çok uzak geçmişe götürebilir. Bugün hâlâ dinlemekte olduğumuz Ney’in özelliklerini şöyle tarif ve izah edebiliriz: Ney, birbirine eşit dokuz boğumdan ibaret, kuru içi boş bir kamıştır. Ağız tarafına gelen kısmına kuru boynuzdan yapılan ve (Beşpâre) denen bir ağızlık konur. Bu ağızlığın çapı, kamışın çapından azdır; dudaklara değen deliğin çapı 15-17 milimetre kadardır. Ney’ler, isimlendirildikleri akortlara göre muhtelif uzunlukta olursa da, esas Ney (Mansur) denen akorddadır. Bu Ney’lerin (Lâ) perdesinin titreşimi, dünyaca kabul edilen (La Diyapozan)’a uygundur”.

            “ Ney’lerin akordları Mansur’dan itibaren değiştikçe uzunlukları kısalır; pestleştikçe boyları uzar. Ses genişliği umumiyetle üç 16, 17, 18-20-21-22 bölümlerinde birer delik; ayrıca 13. kısmın arka tarafında da bir delik açılmıştır.”

            “ Ney ve Nısfiye belli iklimlerde yetişen kamışlardan yapılır.Neyzenler arasında en makbul kamış, Şam’ın kuzeyinde (Aynî Zerka) denen yerde yetişen kamışlardır. Ağız tarafına gelen kısmı geniş, uca doğru gittikçe incelen ve ( Keler ) denen kamışlar diğerlerine tercih edilir. Ney uzun zaman üflenerek rengi gittikçe koyulaşır ve elli seneden fazla kullanılmış Ney’ler, havada bulunan Karbonik Asid’le birleşerek koyu kırmızı bir renk alır.”

            “ Ney, Türk Mûsikî Âlemi’nde Tanbur ‘dan sonra en çok rağbet  kazanan bir sazdır. Her devirde yüzlerce neyzenin yetişmiş olduğunu tarih kaynaklarından öğreniyoruz. Ney’in en çok yapıldığı ve öğretildiği yer eski Mevlevîhanelerdir; çünkü Mutasavvıf Mevlânâ Celâleddin Rumî Hazretleri ulûhiyetin, kâinatın esrarını bu sazın dilinden anlatmak isteyerek söze başlamıştır.”

            Ney’ler “ Esas Ney’ler, Mâbeyn ( ara ) Ney’leri, Nısfiyeler” yâni  bir sekizlik daha dik sesli olanlar olmak üzere üç’e ayrılır.

            Ney kelimesinin anlamı, Farsça kamış demek olan “Nay” kelimesinden kaynaklanır. Batı ülkelerinde de bu ada benzeyen ya da bu adı hatırlatan sözlere rastlanır. Yukarıdan beri anlatıldığı gibi nefesli sazların kökeni Orta Asya’ya kadar uzanır. Türk kültürlerinin içinde eriyerek, sürekli bir etkileşim içinde biçim değiştirerek gelişen bu güzel saz son şekli oldukça geç almıştır. Doğu’da, Türk ve İslâm ülkelerinde Ney çalanlara “Neyzen, Nayzan, Nayî”gibi adlar verilir

1-      Esas Neyler:

Esas Neyler, bir “Bûselik” dizisinin her perdesi dikkata alınarak hazırlanmış yedi tür    Neyden ibarettir; yâni (480) frekanslı Diyapozon sesi ( La ) kabul edilmiş, neyler buna göre yapılmıştır. Bu perde Mansur’da Dügâh, Şah Ney’de Bûselik, Davud Ney’de Çargâh, Bolahenk’te Neva, Süpürde’de Hüseynî, Müstahzen’de Acemaşîran, Kız Neyi’nde Rast’tır.

2- Mâbeyn ( Ara ) Neyler:

Bûselik  dizisinin tam sesleri ikiye bölünerek elde edilen seslere Mâbeyn ( Ara ) sesler, bu sesleri veren neylere de  Mâbeyn ( Ara ) Neyler denmiştir. Bu perdeler Mansûr Mâbeyn’inde Kürdî, Davud Mâbeyn’inde Nim Hicâz, Bolahenk Mâbeyn’inde Nim Hisâr,  Müstahzen Mâbeyn’inde Evc, Kız Mâbeyn’înde Nim Şehnaz’dır.

2-      Nısfiyeler:

On iki Ney’in her türünün bir oktav tiz sesini veren neylere Nısfiye denir. Bu da her Ney türünün bir de nısfiyesinin bulunması demektir. Neyler Kaba Rast’tan Tiz Gerdaniye’ye kadar ses çıkartan, dinî ve dindışı mûsikîmizde en çok aranan, sevilen, büyük ustalar yetiştiren mûsikîmizi en içli duygularla seslendiren bir sazdır.Türk Mûsikî tarihi sayısız neyzen bestekârlarla doludur. İcrası çok güçlü olduğu halde, öbür özellikleri için daima tercih edilmiştir.

          GİRİFT

 

          Bir Ney türüdür; yedisi aynı hizada, bir biraz yan tarafta olmak üzere sekiz delikli nefesli bir sazdır. Perde sayısı sınırlı,icrası güçlü bir saz olduğundan kullananı çok olmamıştır. Kullanan en son sanatkâr Giriftzen Asım Bey’dir. “... Lügat kitaplar,girift kelimesinin çeşitli manâları  arasında, bu kelimenin mûsikî ile ilgili taraflarını şöyle açıklamışlardır: ( Saza nâliş vermek manâsındadır; yâni telli sazların telleri üzere parmakları bir gûne hareket ettirmektir ki, sazın nağmeleri dalgalı, cevherli, ve ezgili zuhur eder.) Ayrıca halk dilinde karışık, çapraşık, içinden çıkılması zor şeylere sıfat olmuştur. Kanaat ve tahminimize göre, bu âlete bu ismin verilmiş olmasının sebebi, bu sazın nefesle çalınan diğer sazlara göre daha çapraşık ve girift olmasından ileri gelmiştir.”

          “Saz olarak Girift de Ney gibi içi boş bir kamıştır. Ağıza gelen tarafında ( Başpâre ) si vardır. Delikleri Ney’den bir fazla olup yan taraftadır.Girift’ten çıkan sesler bir buçuk oktav kadardır; şu halde çalınışındaki ve bilhassa bazı makâmları layıkîyla icrâ edilmesindeki güçlük ve çıkan seslerin azlığı bakımından, Ney’e nazaran daha ibtidâî ve eksik bir sazdır. Bundan dolayı muhtelif asırlarda yaşamış olan bir çok neyzenler arasında tek tük giriftzene rastlanır; meselâ, Üçüncü Selim, İkinci Mahmud devirlerinde yaşamış olan Musahib Said Efendi, Ney’den başka Girift’le de meşgul olduğundan, neyzen ve giriftzen olarak meşhur olmuştur. Saray’da yapılan küme fasıllarına bazen Ney, bazen de Girift’le iştirak ederdi. 1822’de ölen Mehmed Nuri Efendi de bu devrin neyzen ve giriftzenlerindendir ”           

 

30/4/2008

İrşad



Sevgilim güvenme güzelliğine,
Senin de saçların tarumar olur;
Aldanma talihin pembe rengine,
Hayatın uzun bir intizar olur.
 
Sevgilim her insan doğarken ağlar,
Çiçeklerle açar, sularla çağlar,
Rehgüzârı olur bahçeler, bağlar,
Nihayet isimsiz bir mezar olur.
 
Sevgilim baksana bir yanda gülen,
Bir yanda gözünün yaşını silen,
Kimi benim gibi erir derdinden,
Kimi senin gibi bahtiyar olur!
 
Sevgilim senin de geçer zamanın,
Ne şöhretin kalır, ne hüsn-ü ânın,
Böyledir kanunu kahpe dünyanın,
Dört mevsim içinde bir bahar olur!

 

                                   Kemalettin KAMU

29/4/2008

SEÇME BEYİTLER...



>
> künc-i firkatte ey rakiba bizi tenha sanma
> yar eğer sende yatarsa elemi bizde yatar..(bahdatlı ruhi)
> *
> dem mi var kanlı yaşım çehreme yol eylemeye
> gün mü var leşker-i gam cana nüzul eylemeye..(hayali)
> *
> güle guş ettiremez boş yere bülbül inler
> varak-ı mihr-ü vefayı kim okur kim dinler...(kami)
> *
> bir nefes çıkmaz gam-ı aşkın gönülden ey sanem
> sanki ol sevdayı kalbimde süveyda eyledin..(usuli)
> *
> canımın cism ile zevk-i ittisalı kalmadı
> ah kim sensiz dirilmek ihtimali kalmadı..(fuzuli)
> *
> Şeb-i yeldâyı muvakkitle müneccim ne bilir
> Mübtelây-ı gama sor kim geceler kaç saattir..(sabit)
> *
> Bela dildendir ol dildâr elinden dâdımız yoktur,
> Gönüldendir şikayet kimseden feryadımız yoktur..(nevi)
> *
> Güzelsin, bîbedelsin, tarz-ı tavrın hep müsellemdir.
> Ne çare bîvefasın, aah insaniyyetin yoktur...(la edri)
> *
> Sanman ki taleb-i devlet ü câh etmeğe geldik
> Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik...(yenişehirli avni)
> *
> Şîrler pençe-i kahrımda olurker lerzân
> Beni bir gözleri âhûya zebun etdi felek..(yavuz sultan selim)
> *
> görenler sanır ki safadan sema-i rah ederim
> döner döner bakarım kuy-ı yare ah ederim...(esrar dede)
> *
> lal olursun söylesem bir fıkra tab-ı sineden
> bir sahife açsam ağlarsın kitab-ı sineden..(muallim naci)
> *
> çıkıyor kanlı yüzü karşıma ummanda bile
> sönmüyor meşale-i laneti tufanda bile...(abdulhak hamit tarhan)
> *
> oldu eşkim gülşen-i ara-yı heves cular gibi
> aktı gönlüm bir nihal-i işveye sular gibi..(nabi)
> *
> sofular secde eder mescidin mihrabına
> yar eşiği secdegahım yüz sürerim kime ne...(nesimi)
> *
> ne şeb ki yüzün görmesem o şeb ölürüm
> ne gün ki kametin görmesem kıyamet olur...(nedim)
> *
> kametin ey busitan-ı la-mekan pirayesi
> nurdan bir servdir düşmez zemine sayesi...(zati)
> *****************
>
> "ARZ-I ALEMDE SENİ GÖRENDE GÖRMEYENDE OLDU PİŞMAN
> SURET-İ HÜSNÜNLE DÜŞÜRDÜN BENİ DERD-İ Bİ DERMAN
>
> LA-TEŞBİHTİR GÜZELLİĞİN KAMU CEZBEDİP
> IŞKIN VİRAN EYLEDİ GAMIN İSE LERZAN...."(RECEBİ) buda bana ait
>
>
> künc-i firkatte ey rakiba bizi tenha sanma
> yar eğer sende yatarsa elemi bizde yatar..(bahdatlı ruhi)
> *
> dem mi var kanlı yaşım çehreme yol eylemeye
> gün mü var leşker-i gam cana nüzul eylemeye..(hayali)
> *
> güle guş ettiremez boş yere bülbül inler
> varak-ı mihr-ü vefayı kim okur kim dinler...(kami)
> *
> bir nefes çıkmaz gam-ı aşkın gönülden ey sanem
> sanki ol sevdayı kalbimde süveyda eyledin..(usuli)
> *
> canımın cism ile zevk-i ittisalı kalmadı
> ah kim sensiz dirilmek ihtimali kalmadı..(fuzuli)
> *
> Şeb-i yeldâyı muvakkitle müneccim ne bilir
> Mübtelây-ı gama sor kim geceler kaç saattir..(sabit)
> *
> Bela dildendir ol dildâr elinden dâdımız yoktur,
> Gönüldendir şikayet kimseden feryadımız yoktur..(nevi)
> *
> Güzelsin, bîbedelsin, tarz-ı tavrın hep müsellemdir.
> Ne çare bîvefasın, aah insaniyyetin yoktur...(la edri)
> *
> Sanman ki taleb-i devlet ü câh etmeğe geldik
> Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik...(yenişehirli avni)
> *
> Şîrler pençe-i kahrımda olurker lerzân
> Beni bir gözleri âhûya zebun etdi felek..(yavuz sultan selim)
> *
> görenler sanır ki safadan sema-i rah ederim
> döner döner bakarım kuy-ı yare ah ederim...(esrar dede)
> *
> lal olursun söylesem bir fıkra tab-ı sineden
> bir sahife açsam ağlarsın kitab-ı sineden..(muallim naci)
> *
> çıkıyor kanlı yüzü karşıma ummanda bile
> sönmüyor meşale-i laneti tufanda bile...(abdulhak hamit tarhan)
> *
> oldu eşkim gülşen-i ara-yı heves cular gibi
> aktı gönlüm bir nihal-i işveye sular gibi..(nabi)
> *
> sofular secde eder mescidin mihrabına
> yar eşiği secdegahım yüz sürerim kime ne...(nesimi)
> *
> ne şeb ki yüzün görmesem o şeb ölürüm
> ne gün ki kametin görmesem kıyamet olur...(nedim)
> *
> kametin ey busitan-ı la-mekan pirayesi
> nurdan bir servdir düşmez zemine sayesi...(zati)
> *****************
>
> "ARZ-I ALEMDE SENİ GÖRENDE GÖRMEYENDE OLDU PİŞMAN
> SURET-İ HÜSNÜNLE DÜŞÜRDÜN BENİ DERD-İ Bİ DERMAN
>
> LA-TEŞBİHTİR GÜZELLİĞİN KAMU CEZBEDİP
> IŞKIN VİRAN EYLEDİ GAMIN İSE LERZAN...."(RECEBİ) buda bana ait
>
>
> künc-i firkatte ey rakiba bizi tenha sanma
> yar eğer sende yatarsa elemi bizde yatar..(bahdatlı ruhi)
> *
> dem mi var kanlı yaşım çehreme yol eylemeye
> gün mü var leşker-i gam cana nüzul eylemeye..(hayali)
> *
> güle guş ettiremez boş yere bülbül inler
> varak-ı mihr-ü vefayı kim okur kim dinler...(kami)
> *
> bir nefes çıkmaz gam-ı aşkın gönülden ey sanem
> sanki ol sevdayı kalbimde süveyda eyledin..(usuli)
> *
> canımın cism ile zevk-i ittisalı kalmadı
> ah kim sensiz dirilmek ihtimali kalmadı..(fuzuli)
> *
> Şeb-i yeldâyı muvakkitle müneccim ne bilir
> Mübtelây-ı gama sor kim geceler kaç saattir..(sabit)
> *
> Bela dildendir ol dildâr elinden dâdımız yoktur,
> Gönüldendir şikayet kimseden feryadımız yoktur..(nevi)
> *
> Güzelsin, bîbedelsin, tarz-ı tavrın hep müsellemdir.
> Ne çare bîvefasın, aah insaniyyetin yoktur...(la edri)
> *
> Sanman ki taleb-i devlet ü câh etmeğe geldik
> Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik...(yenişehirli avni)
> *
> Şîrler pençe-i kahrımda olurker lerzân
> Beni bir gözleri âhûya zebun etdi felek..(yavuz sultan selim)
> *
> görenler sanır ki safadan sema-i rah ederim
> döner döner bakarım kuy-ı yare ah ederim...(esrar dede)
> *
> lal olursun söylesem bir fıkra tab-ı sineden
> bir sahife açsam ağlarsın kitab-ı sineden..(muallim naci)
> *
> çıkıyor kanlı yüzü karşıma ummanda bile
> sönmüyor meşale-i laneti tufanda bile...(abdulhak hamit tarhan)
> *
> oldu eşkim gülşen-i ara-yı heves cular gibi
> aktı gönlüm bir nihal-i işveye sular gibi..(nabi)
> *
> sofular secde eder mescidin mihrabına
> yar eşiği secdegahım yüz sürerim kime ne...(nesimi)
> *
> ne şeb ki yüzün görmesem o şeb ölürüm
> ne gün ki kametin görmesem kıyamet olur...(nedim)
> *
> kametin ey busitan-ı la-mekan pirayesi
> nurdan bir servdir düşmez zemine sayesi...(zati)
> *****************
>
> "ARZ-I ALEMDE SENİ GÖRENDE GÖRMEYENDE OLDU PİŞMAN
> SURET-İ HÜSNÜNLE DÜŞÜRDÜN BENİ DERD-İ Bİ DERMAN
>
> LA-TEŞBİHTİR GÜZELLİĞİN KAMU CEZBEDİP
> IŞKIN VİRAN EYLEDİ GAMIN İSE LERZAN...."(RECEBİ) buda bana ait
>
>
> künc-i firkatte ey rakiba bizi tenha sanma
> yar eğer sende yatarsa elemi bizde yatar..(bahdatlı ruhi)
> *
> dem mi var kanlı yaşım çehreme yol eylemeye
> gün mü var leşker-i gam cana nüzul eylemeye..(hayali)
> *
> güle guş ettiremez boş yere bülbül inler
> varak-ı mihr-ü vefayı kim okur kim dinler...(kami)
> *
> bir nefes çıkmaz gam-ı aşkın gönülden ey sanem
> sanki ol sevdayı kalbimde süveyda eyledin..(usuli)
> *
> canımın cism ile zevk-i ittisalı kalmadı
> ah kim sensiz dirilmek ihtimali kalmadı..(fuzuli)
> *
> Şeb-i yeldâyı muvakkitle müneccim ne bilir
> Mübtelây-ı gama sor kim geceler kaç saattir..(sabit)
> *
> Bela dildendir ol dildâr elinden dâdımız yoktur,
> Gönüldendir şikayet kimseden feryadımız yoktur..(nevi)
> *
> Güzelsin, bîbedelsin, tarz-ı tavrın hep müsellemdir.
> Ne çare bîvefasın, aah insaniyyetin yoktur...(la edri)
> *
> Sanman ki taleb-i devlet ü câh etmeğe geldik
> Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik...(yenişehirli avni)
> *
> Şîrler pençe-i kahrımda olurker lerzân
> Beni bir gözleri âhûya zebun etdi felek..(yavuz sultan selim)
> *
> görenler sanır ki safadan sema-i rah ederim
> döner döner bakarım kuy-ı yare ah ederim...(esrar dede)
> *
> lal olursun söylesem bir fıkra tab-ı sineden
> bir sahife açsam ağlarsın kitab-ı sineden..(muallim naci)
> *
> çıkıyor kanlı yüzü karşıma ummanda bile
> sönmüyor meşale-i laneti tufanda bile...(abdulhak hamit tarhan)
> *
> oldu eşkim gülşen-i ara-yı heves cular gibi
> aktı gönlüm bir nihal-i işveye sular gibi..(nabi)
> *
> sofular secde eder mescidin mihrabına
> yar eşiği secdegahım yüz sürerim kime ne...(nesimi)
> *
> ne şeb ki yüzün görmesem o şeb ölürüm
> ne gün ki kametin görmesem kıyamet olur...(nedim)
> *
> kametin ey busitan-ı la-mekan pirayesi
> nurdan bir servdir düşmez zemine sayesi...(zati)
> *****************
>
> "ARZ-I ALEMDE SENİ GÖRENDE GÖRMEYENDE OLDU PİŞMAN
> SURET-İ HÜSNÜNLE DÜŞÜRDÜN BENİ DERD-İ Bİ DERMAN
>
> LA-TEŞBİHTİR GÜZELLİĞİN KAMU CEZBEDİP
> IŞKIN VİRAN EYLEDİ GAMIN İSE LERZAN...."(RECEBİ) buda bana ait
>
>
> künc-i firkatte ey rakiba bizi tenha sanma
> yar eğer sende yatarsa elemi bizde yatar..(bahdatlı ruhi)
> *
> dem mi var kanlı yaşım çehreme yol eylemeye
> gün mü var leşker-i gam cana nüzul eylemeye..(hayali)
> *
> güle guş ettiremez boş yere bülbül inler
> varak-ı mihr-ü vefayı kim okur kim dinler...(kami)
> *
> bir nefes çıkmaz gam-ı aşkın gönülden ey sanem
> sanki ol sevdayı kalbimde süveyda eyledin..(usuli)
> *
> canımın cism ile zevk-i ittisalı kalmadı
> ah kim sensiz dirilmek ihtimali kalmadı..(fuzuli)
> *
> Şeb-i yeldâyı muvakkitle müneccim ne bilir
> Mübtelây-ı gama sor kim geceler kaç saattir..(sabit)
> *
> Bela dildendir ol dildâr elinden dâdımız yoktur,
> Gönüldendir şikayet kimseden feryadımız yoktur..(nevi)
> *
> Güzelsin, bîbedelsin, tarz-ı tavrın hep müsellemdir.
> Ne çare bîvefasın, aah insaniyyetin yoktur...(la edri)
> *
> Sanman ki taleb-i devlet ü câh etmeğe geldik
> Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik...(yenişehirli avni)
> *
> Şîrler pençe-i kahrımda olurker lerzân
> Beni bir gözleri âhûya zebun etdi felek..(yavuz sultan selim)
> *
> görenler sanır ki safadan sema-i rah ederim
> döner döner bakarım kuy-ı yare ah ederim...(esrar dede)
> *
> lal olursun söylesem bir fıkra tab-ı sineden
> bir sahife açsam ağlarsın kitab-ı sineden..(muallim naci)
> *
> çıkıyor kanlı yüzü karşıma ummanda bile
> sönmüyor meşale-i laneti tufanda bile...(abdulhak hamit tarhan)
> *
> oldu eşkim gülşen-i ara-yı heves cular gibi
> aktı gönlüm bir nihal-i işveye sular gibi..(nabi)
> *
> sofular secde eder mescidin mihrabına
> yar eşiği secdegahım yüz sürerim kime ne...(nesimi)
> *
> ne şeb ki yüzün görmesem o şeb ölürüm
> ne gün ki kametin görmesem kıyamet olur...(nedim)
> *
> kametin ey busitan-ı la-mekan pirayesi
> nurdan bir servdir düşmez zemine sayesi...(zati)
> *****************
>
> "ARZ-I ALEMDE SENİ GÖRENDE GÖRMEYENDE OLDU PİŞMAN
> SURET-İ HÜSNÜNLE DÜŞÜRDÜN BENİ DERD-İ Bİ DERMAN
>
> LA-TEŞBİHTİR GÜZELLİĞİN KAMU CEZBEDİP
> IŞKIN VİRAN EYLEDİ GAMIN İSE LERZAN...."(RECEBİ) buda bana ait
>
>
> künc-i firkatte ey rakiba bizi tenha sanma
> yar eğer sende yatarsa elemi bizde yatar..(bahdatlı ruhi)
> *
> dem mi var kanlı yaşım çehreme yol eylemeye
> gün mü var leşker-i gam cana nüzul eylemeye..(hayali)
> *
> güle guş ettiremez boş yere bülbül inler
> varak-ı mihr-ü vefayı kim okur kim dinler...(kami)
> *
> bir nefes çıkmaz gam-ı aşkın gönülden ey sanem
> sanki ol sevdayı kalbimde süveyda eyledin..(usuli)
> *
> canımın cism ile zevk-i ittisalı kalmadı
> ah kim sensiz dirilmek ihtimali kalmadı..(fuzuli)
> *
> Şeb-i yeldâyı muvakkitle müneccim ne bilir
> Mübtelây-ı gama sor kim geceler kaç saattir..(sabit)
> *
> Bela dildendir ol dildâr elinden dâdımız yoktur,
> Gönüldendir şikayet kimseden feryadımız yoktur..(nevi)
> *
> Güzelsin, bîbedelsin, tarz-ı tavrın hep müsellemdir.
> Ne çare bîvefasın, aah insaniyyetin yoktur...(la edri)
> *
> Sanman ki taleb-i devlet ü câh etmeğe geldik
> Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik...(yenişehirli avni)
> *
> Şîrler pençe-i kahrımda olurker lerzân
> Beni bir gözleri âhûya zebun etdi felek..(yavuz sultan selim)
> *
> görenler sanır ki safadan sema-i rah ederim
> döner döner bakarım kuy-ı yare ah ederim...(esrar dede)
> *
> lal olursun söylesem bir fıkra tab-ı sineden
> bir sahife açsam ağlarsın kitab-ı sineden..(muallim naci)
> *
> çıkıyor kanlı yüzü karşıma ummanda bile
> sönmüyor meşale-i laneti tufanda bile...(abdulhak hamit tarhan)
> *
> oldu eşkim gülşen-i ara-yı heves cular gibi
> aktı gönlüm bir nihal-i işveye sular gibi..(nabi)
> *
> sofular secde eder mescidin mihrabına
> yar eşiği secdegahım yüz sürerim kime ne...(nesimi)
> *
> ne şeb ki yüzün görmesem o şeb ölürüm
> ne gün ki kametin görmesem kıyamet olur...(nedim)
> *
> kametin ey busitan-ı la-mekan pirayesi
> nurdan bir servdir düşmez zemine sayesi...(zati)
> *****************
>
> "ARZ-I ALEMDE SENİ GÖRENDE GÖRMEYENDE OLDU PİŞMAN
> SURET-İ HÜSNÜNLE DÜŞÜRDÜN BENİ DERD-İ Bİ DERMAN
>
> LA-TEŞBİHTİR GÜZELLİĞİN KAMU CEZBEDİP
> IŞKIN VİRAN EYLEDİ GAMIN İSE LERZAN...."(RECEBİ) buda bana ait
>
>
> künc-i firkatte ey rakiba bizi tenha sanma
> yar eğer sende yatarsa elemi bizde yatar..(bahdatlı ruhi)
> *
> dem mi var kanlı yaşım çehreme yol eylemeye
> gün mü var leşker-i gam cana nüzul eylemeye..(hayali)
> *
> güle guş ettiremez boş yere bülbül inler
> varak-ı mihr-ü vefayı kim okur kim dinler...(kami)
> *
> bir nefes çıkmaz gam-ı aşkın gönülden ey sanem
> sanki ol sevdayı kalbimde süveyda eyledin..(usuli)
> *
> canımın cism ile zevk-i ittisalı kalmadı
> ah kim sensiz dirilmek ihtimali kalmadı..(fuzuli)
> *
> Şeb-i yeldâyı muvakkitle müneccim ne bilir
> Mübtelây-ı gama sor kim geceler kaç saattir..(sabit)
> *
> Bela dildendir ol dildâr elinden dâdımız yoktur,
> Gönüldendir şikayet kimseden feryadımız yoktur..(nevi)
> *
> Güzelsin, bîbedelsin, tarz-ı tavrın hep müsellemdir.
> Ne çare bîvefasın, aah insaniyyetin yoktur...(la edri)
> *
> Sanman ki taleb-i devlet ü câh etmeğe geldik
> Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik...(yenişehirli avni)
> *
> Şîrler pençe-i kahrımda olurker lerzân
> Beni bir gözleri âhûya zebun etdi felek..(yavuz sultan selim)
> *
> görenler sanır ki safadan sema-i rah ederim
> döner döner bakarım kuy-ı yare ah ederim...(esrar dede)
> *
> lal olursun söylesem bir fıkra tab-ı sineden
> bir sahife açsam ağlarsın kitab-ı sineden..(muallim naci)
> *
> çıkıyor kanlı yüzü karşıma ummanda bile
> sönmüyor meşale-i laneti tufanda bile...(abdulhak hamit tarhan)
> *
> oldu eşkim gülşen-i ara-yı heves cular gibi
> aktı gönlüm bir nihal-i işveye sular gibi..(nabi)
> *
> sofular secde eder mescidin mihrabına
> yar eşiği secdegahım yüz sürerim kime ne...(nesimi)
> *
> ne şeb ki yüzün görmesem o şeb ölürüm
> ne gün ki kametin görmesem kıyamet olur...(nedim)
> *
> kametin ey busitan-ı la-mekan pirayesi
> nurdan bir servdir düşmez zemine sayesi...(zati)
> *****************
>
> "ARZ-I ALEMDE SENİ GÖRENDE GÖRMEYENDE OLDU PİŞMAN
> SURET-İ HÜSNÜNLE DÜŞÜRDÜN BENİ DERD-İ Bİ DERMAN
>
> LA-TEŞBİHTİR GÜZELLİĞİN KAMU CEZBEDİP
> IŞKIN VİRAN EYLEDİ GAMIN İSE LERZAN...."(RECEBİ) buda bana ait
>
>
> künc-i firkatte ey rakiba bizi tenha sanma
> yar eğer sende yatarsa elemi bizde yatar..(bahdatlı ruhi)
> *
> dem mi var kanlı yaşım çehreme yol eylemeye
> gün mü var leşker-i gam cana nüzul eylemeye..(hayali)
> *
> güle guş ettiremez boş yere bülbül inler
> varak-ı mihr-ü vefayı kim okur kim dinler...(kami)
> *
> bir nefes çıkmaz gam-ı aşkın gönülden ey sanem
> sanki ol sevdayı kalbimde süveyda eyledin..(usuli)
> *
> canımın cism ile zevk-i ittisalı kalmadı
> ah kim sensiz dirilmek ihtimali kalmadı..(fuzuli)
> *
> Şeb-i yeldâyı muvakkitle müneccim ne bilir
> Mübtelây-ı gama sor kim geceler kaç saattir..(sabit)
> *
> Bela dildendir ol dildâr elinden dâdımız yoktur,
> Gönüldendir şikayet kimseden feryadımız yoktur..(nevi)
> *
> Güzelsin, bîbedelsin, tarz-ı tavrın hep müsellemdir.
> Ne çare bîvefasın, aah insaniyyetin yoktur...(la edri)
> *
> Sanman ki taleb-i devlet ü câh etmeğe geldik
> Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik...(yenişehirli avni)
> *
> Şîrler pençe-i kahrımda olurker lerzân
> Beni bir gözleri âhûya zebun etdi felek..(yavuz sultan selim)
> *
> görenler sanır ki safadan sema-i rah ederim
> döner döner bakarım kuy-ı yare ah ederim...(esrar dede)
> *
> lal olursun söylesem bir fıkra tab-ı sineden
> bir sahife açsam ağlarsın kitab-ı sineden..(muallim naci)
> *
> çıkıyor kanlı yüzü karşıma ummanda bile
> sönmüyor meşale-i laneti tufanda bile...(abdulhak hamit tarhan)
> *
> oldu eşkim gülşen-i ara-yı heves cular gibi
> aktı gönlüm bir nihal-i işveye sular gibi..(nabi)
> *
> sofular secde eder mescidin mihrabına
> yar eşiği secdegahım yüz sürerim kime ne...(nesimi)
> *
> ne şeb ki yüzün görmesem o şeb ölürüm
> ne gün ki kametin görmesem kıyamet olur...(nedim)
> *
> kametin ey busitan-ı la-mekan pirayesi
> nurdan bir servdir düşmez zemine sayesi...(zati)
> *****************
>
> "ARZ-I ALEMDE SENİ GÖRENDE GÖRMEYENDE OLDU PİŞMAN
> SURET-İ HÜSNÜNLE DÜŞÜRDÜN BENİ DERD-İ Bİ DERMAN
>
> LA-TEŞBİHTİR GÜZELLİĞİN KAMU CEZBEDİP
> IŞKIN VİRAN EYLEDİ GAMIN İSE LERZAN...."(RECEBİ) buda bana ait

27/5/2007

Aşk

İskender Pala (*)

.
Bir çoğalmadan ibarettir aşk, bir coşmadan, kabarmadan, büyümeden ibarettir. Devamlı artmayan bir duygunun aşk olması ne mümkün?
.
Sözün var olduğu günden beri, en fazla sarf edildiği alan aşktır. Aşk üzerine söylenmiş sözlerin sınırı yoktur. Belki söylenmemiş söz de yoktur; ama her dönemde başka türlü söylenmekten dolayı çoğalan söz vardır. Söz nötr bir varlıktır, üst derecesi kelam, alt derecesi laftır. Sözün kelam derecesinde konusu aşktır. Söze en güzel manayı aşk verir. Bütün boyutlarıyla sözü aşkla söylediğiniz zaman sözün güzelliğini hissedersiniz. Bir cümleyi aşkla yazın; görün cümle ne kadar güzelleşir. Usulen yazılan cümleden muhatabın alacağı pek bir şey yoktur.
.
Hayatin aşktan yoksun olduğu hiçbir zaman gösterilemez ki. Bitkinin hayati olsun, insanin hayati olsun, dünyanın hayati olsun, bütün hayatların her kademede aşka ihtiyaçları vardır.
.
Aşkla bakmak; yürekle bakmak demektir. Göz sadece bir fonksiyonu yürütür; ama fonksiyonun içini dolduran, onu san’ata dönüştüren gönüldür. Biz gözümüzle bakarız; ama gören gönüldür. Gönlümüzde aşk varsa, gözün gördüğü güzeldir.
.
"Yalnızca bir türlü aşk vardır; ama görüntüleri binlerce türlüdür" der bir bilge. Üç çeşidini söyleyelim: Aşk beşeridir; şakayla baslar, sorumluluk getirir. Gözden girer, gönülde yasar. Surete meyledenler ziyandadır. Aşk platoniktir; sohbetle baslar, zahmet getirir. Zihinden girer, gönülde yaşar. Siretini süslemeyenler yol şaşırır. Aşk İlahidir; imanla başlar, vahdete götürür. Gönülde doğar, gönülde yasar. Sırrı saklamayanlar, başını verir.
.
Aşk, Allahu Teala'nın "Bilinmeyi istedim kainatı yarattım" buyurduğu noktada başlar. Ve oradan bir ırmak gibi birdenbire coşkuyla akar, binlerce yola ayrılır, binlerce ırmak oluşur. Bir bastan binlerce baş oluşur. Onun için bir türlü aşk vardır. Varlığımızı sürdürdüğümüz medeniyet birikiminin içinde aşkın bütün çeşitleri mevcut. Bugün dahi mevcut, biz hangi boyutunda yasıyorsak aşkın, o türlüsünü tadıyoruz demektir.
.
Beşeri aşkın (mecazi aşkın) İlahi aşka dönüşmesi tabii bir seyir. Pek çok mutasavvıf İlahi aşk için beşeri aşkı ilk basamak olarak görür. Çünkü Allah güzeldir, güzelliği sever. Mevcudattaki o İlahi kudretin eserine bakarak ancak bir izden asıla gidebilir, görüntüden orijinale geçebilir manasında beşeri aşkı ilk basamak olarak görmüşlerdir ve atlamışlardır oradan.
.
İşte; Leyla ile Mecnun. Leyla’nın bir beşer olarak aşkını Kays'in biriktirmesi... Kays içinde büyüyen o aşkla ileride bir eşikten atlayarak Leyla ile bütünleştirmesi... Buradan da ileri giderek başka boyutlara yol alması... Artık o Hallacın "enel hak" dediği noktadır, o Nesimi'nin cübbemin altında "Allah'tan gayrisi yoktur" dediği noktadır. Gerek baş verirsiniz gerek derinizi yüzerler. Sırları ifşa etmek noktasında aşk biter.
.
Salt sırdır aşk. Aşk bir kişilik sırdır, iki kişiye müsaadesi yoktur. Zaten aşk tekildir. Sevilen hiçbir zaman aşkın içinde değildir. Aşkın içinde seven vardır o kadar. Sevilenin haberi bile olmayabilir aşktan, olması önemli de değildir üstelik. Aşk tekil olduğu için sırları da, kederleri de, acıları da, firkati de, hicranı da, gözyaşı da, ateşi de tekildir. Yani içinde bulunduğu ateş sadece bir kişiyi yakar, gözyaşı da bir kişiden akar, ayrılığı bir kişi çeker. Aşkı bunlar çoğaltır, aşkın "eksilmeyen fakat artan" özelliği ayni zamanda buradan beslenir. Gözyaşı aşkı artırır, hicran, hasret bu duygular aşkı devamlı büyütür, katmerler, yuvarlar bir çığ gibi. Yani aşk, acı çekmeyi bastan göze almayı gerektiriyor. Aşkın bir tarifi de acı ve bütün bu acılardan duyulan mutluluk. Onun ötesinde de insanin kabiliyeti. Aşk her gönülde ayni kıvamda varolamaz. Gönül medeniyetindeki gönüllerimiz aşkı değişik boyutlarda alacaktır, o zaman işin içine sırrı da girer. Yani benim sırrım benim kalbime sığacak olan kadardır, daha ötesini kaldıramaz. Sır, acı ve hasret varsa aşk vardır ve o aşk tekildir bir kişiyi ilgilendirir.
.
Biz aşkı genel kabulümüzde "beşeri aşk" derken bir zaaf olarak algıladık "İlahi aşk"i da bir hedef olarak gördük. Beşeri aşkın ve İlahi aşkın ikisinin de ayni anda ve ayni bünyede tezahürü bir geçiş itibarıyla mümkündür.
.
Ahsenü'l-Kasas buyurulmuş Yusuf Suresi'nde; aşkı anlattığı için bu sure. Mevlana "Zeliha o hale gelmişti ki..." diyor, "... çörekotundan öd ağacına kadar her şeyin adi Yusuf'tu onun için. Yusuf'un adini başka adlara gizlemişti, mahremlerine bu sırrı söylemişti. Mum ateşte yumuşadı, dese; sevgili bize alıştı, yüz verdi, demiş olurdu. Bakin ay doğdu, dese; söğüt dalı yeşerdi, dese (...); başım ağrıyor, dese; başımın ağrısı geçti, iyiyim, dese hep ayrı manaları vardı bu sözlerin. Birini övse onu överdi, birinden şikayet etse onun ayrılığını söylemiş olurdu. Yüz binlerce şeyin adini ansa, maksadı da Yusuf'tu onun, dileği de..."
.
Hiçbir insan bir kadına aşık olmayı veyahut da bir kadının bir erkeğe aşık olmasını, "beşeri aşk" dediğimiz duyguyu yadsıyamaz, ayıplayamaz. Ne din, ne de yasalar yasaklamıştır aşkı; yürekler Allah'a aittir çünkü. Gönül ki Allah’ın evidir, aşkın her çeşidine itibar eder.
.
Bütün milimetrekarelerinde ayni sevgili olmayan bir gönül aşkı bilir mi acep?!. Bir kuru yakınlaşmayı, ilgiyi, arzuyu aşk sanarak yaşanılan ömür adına va veyla ve va esefa!.. Bir Cemal'e kul, bir Ahmed'e köle, bir Leyla'ya deli ve bir ışığa pervane olmayanın aşkı mi vardır, ya akli mi vardır ki!.. Alem bir ask için yaratılmış ve "Aşk imiş her ne var alemde!...
.
"Muhabbetten Muhammed oldu hasıl
Muhammedisiz muhabbetten ne hasıl."
.
Sevgi üzerine kullanılabilecek bütün mecazları üstüne alınmadır aşk. Aşk acıdır, hasrettir. Hicran ve hayrettir, firkat ve gurbettir. Gözyaşı ve ahtır; tazarru ve münacattır. Aşk ölümdür, can vermedir, kurban olmadır. Canların birbirinde kaynayıp erimesidir; canların can özünde yitirilmesi ve aranmamasıdır aşk. Parçalara böldükçe demiri, mıknatısı güçle bütün parçaların yine birbirlerini aramalarıdır. Arama gücünü yitiren, zayıflatan, küçülten parçalar bırakır; ancak birbirini kovalamayı. Tasın içinde saklı olan ateştir aşk; bir kıvılcım çakınca kuşatır bütün evreni. Atom çekirdeği etrafında saniyede iki bin kilometrelik hızla dönen elektronların karıdır bu. Kudretin ve İlahi san'atin özündeki cevherden beşeri estetiğe akıp gelen ilhamdır o. Bir şehre Ussak bir köye Asıklar adini vermektir. Aşk ki şiirde Su kasidesi, mimaride Selimiye, musikide Ferahfeza'dir. Aşk, haddehanelerden dökülen ateş, manaya gebe sözdür. Aşk, meşktir.
.
"Kim aşık olur da iffetini muhafaza eder, halini gizler ve bu yüzden ölürse şehit olarak vefat eder." diyen bir hadis-i şerif rivayet ediliyor.
.
Kalplerimizin incelmesi, yüreklerimizin güzellikleri tatması ve tanıması açısından her insanin aşka ihtiyacı vardır. Bunu yasaklayamazsınız. Fakat gizlilik esastır. Aşık olan insan aşkını herkese ilan edemez, bu ayıp bir şeydir. Çünkü sevgilinin adi onun için kutsaldır. Sevilen insanin eskiden beri adinin ulu orta söylenmesi aşık’ı incitir. Aşık olmak değil, aşkı söylemek ayıptır. Çünkü aşk bir sırdır dedik. Aşkı mutlaka kötü yorumlamamak lazımdır. Çünkü aşk olgunlaştırıcıdır. Gönlümüzle, Allah’ın işaretlerini görebilmemizi sağlayacak en önemli vasıtalardan birisidir aşk. Gönlü açmak ancak sevmekle olur. Aşktan kaçış ta yoktur, siz istediğiniz kadar yasaklayın o, kişiye bir gün gelir. Seyh Galib’in dediği gibi "Birden bire bu aşkı bu tuhfe bulanındır." (Tuhfe:hediye)
.
Önce beşeri aşkın rafine edilmesi lazım, İlahi aşka yükselmesi için. Bir insanin esine veyahut da bir başkasına beslediği aşk-i mecazi var. Daha sonra bu insan Aşk-i İlahi‘ye yükseliyor. Bu hal ailesine karşı olan aşkında bir düşme göstermeyecektir. İlahi aşkın içerisinde beşeri aşkın cüzleri zaten mevcuttur. İlahi aşka vasıl olmak bilakis beşeri aşkların temelini sağlamlaştırır. Denizin içinde damla vardır; ama deniz damladan ibaret değildir. Bugün aşkla ibadet edebilen bir insan, yarin ibadet eder gibi aşık olabilir. Bugünkü isini aşkla yapan da, ayni isi yarin aşk ile yapamayabilir.
.
Aşk sayesinde insan ebedilik kazanır ve lamekan olur. Aşk bir hiçliktir tasavvuf neşvesinde. Fakat o hiçlikte kendinizi "hiç" hissettikçe var olursunuz ve hiçlik büyük bir varlığa sebep olur. Can verirsiniz; ama can verdikten sonra yaşamaya başlarsınız, kendinizi feda edersiniz feda olduktan sonra şöhret olursunuz.
.
"Güzelsiz olmazız amma oluruz etsiz ekmeksiz".
.
Beşeri boyutta aşkın mekanı ve zamanı çok kısıtlı, insanlar sadece birisinin gözlerini görebiliyor. "Küçüksu'da gördüm seni, gözlerinden bildim seni" gözlerinden başka bir yerinden de bilmesi mümkün değil zaten. Böyle bir kıyafet, böyle bir toplum yapısı, sokakta olmayan bir kadın. Beşeri aşkın sadece gözyaşı getirdiğini, sadece acı getirdiğini, dolayısıyla bizim şairlerimizin de "sevgili" diye hitap ettikleri insanların ancak kokularını duyabildikleri; saba yeli sevgilinin saçının kokusunu getirdiği zaman, acısının en fazla olduğu, yoldan geçecek diye günlerce yolda beklemek, bir haber gelecek diye bir süzgün bakışına, bir gamzeli bakışına muhatap olurum diye günlerce uykusuz kalmak. Bütün bunlar içerisinde beşeri ilişki ve birliktelik çok sınrlı. Bu sınırlılık aşkın bir gömlek daha yükselmesini sağlayabiliyor. İçinizde büyütüyorsunuz, hasretin çoğalması aşkın da çoğalması demek.
.
"Eyitti ol peri bir gün düşüne gireyim bir seb, Sevincimden nice yıllar geçiptir görmedim uyku" : O sevgili bir gün bana dedi ki hadi gönlün olsun rüyana gireceğim bir gece, bu sözü duyduğumdan sonra sevincimden nice yıllar geçiyor hala uyku uyuyamadım. Böyle bir tek söz, bazen bir çift göz ömür boyu süren bir aşkın merkezidir. Böyle bir toplumda o güzellikten, o sözden yola çıkan insan İlahi aşka gidebiliyor.
.
Aşkın en büyük özelliği ruh terbiyesine müsait olması. Seven daima niyazda, sevilen daima nazda. Sonuçta insanin yaratılısındaki özü, mutlak suretle hissetmesini sağlayacak bir acı ve kederle kalbi yumuşatmak, mumları eritmektir. Kalp mumlaşıp mum da eriyince ister istemez bir yanış, "Hamdım, pistim, yandım" olur. Yanma son noktadadır. Artık çeşitli tecellileri kabul etmeye hazırız; hoşgörü, affetme, sabır ve hatta bütün ömrünüz boyunca ulaşacağınız duyguları kapsar. Bunu yapmadıkça, kalp çiğ kalır, ister istemez meseleleri de hazmetmek zor olur. Onun için ayrılık vardır, acı ve hasret vardır. Aşkta vuslat yoktur, vuslat olduğu an aşk yoktur. Vuslat aşkın düşmanıdır üstelik.
.
Bugünün nisanlılıkları üç ay, evlilikleri iki-üç sene sürüyor. Çünkü aşk diye yaşanılan şeyler riyakarca yürütülen bir oyundan ibaret. Her iki taraf da gerçek yüzlerini gizliyorlar, karşı tarafa hoş gelecek geçici bir hale bürünüyorlar. Oğlan bir simit alıp gelesiye kadar, kız yeni bir sevgili bulabiliyor mu kendine, ona bakmak lazım. Bu kadar vazgeçilebilir duygulara aşk diyebiliyorlarsa onu sorgulasınlar.
.
Aşk sorgulanmalıdır; bir ilgi midir, bir sevgi midir, bir tutku mudur. Anormalliktir; ama bu anormalliğe geçiş sürecinde bizim duygularımızı hangi derecede, hangi merhalede tuttuğumuza bağlı. Bir üstünlük, bir ayrıcalık vesilesi yani. Oysa bugün hepsine aşk diyoruz, hatta cinselliğe bile aşk deniyor, aşk yapmak aşk adına çok küçültücü bir şey üstelik. İnsanin bir ilgiyi aşk sanması; onun askıdır; fakat aşkın ancak bir nebzesidir. İçinde aşk yok değil mutlaka vardır; ama askın ne kadarıdır iste ona bakmak lazımdır. Mutlak aşktan herkes ancak nasibi kadarını alabilir.
.
Bir şeyin aşk olabilmesi için tutkulu olması, patolojik olması, anormal olması gerekir. İştahla yemek yerken hatırlayıp sevileni, yemek boğazda düğümleniyorsa; derin uykularda görülen rüyadan sonra bir daha uyku girmiyorsa gözlere, sen bir mecliste adi anıldığında onun, inziva engin bir boyut kazanıyorsa, hamasi bir söylevin tam ortasındaki bir kelime, bir cümle ne dediğini bilmezleştiriyorsa insani, iste odur aşk. O ki, göz kapakları kapandığında karanlıkları son bulmuyorsa, ne cür’et aşktan söz edile!?.
.
Eskiler "Ah mine'l-Aşk" yani "Ah aşkın elinden!..." demişler. Galiba biz de "Ah Bine'l-Aşk " yani "Ah aşka ulaşmak!..." demeliyiz.